Herkes İçin Aikido
Eylül 07, 2010, 12:37:11 ÖS *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular: Bu forum Torii Dojo Türkiye Aikikai Aikido Ankara forumudur. Aikido ile ilgilenen herkese dojomuz ve forumumuz açıktır.
 
   Ana Sayfa   Yardım Üyeler Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Nasıl Usta Olunur?  (Okunma Sayısı 1451 defa)
Erolu
Safety
Torii Dojo Üyesi
Forum Senpai'si
*

Puan: 8
Mesaj Sayısı: 49



« : Mayıs 14, 2008, 02:38:04 ÖS »

Ali Hocamın zaman zaman üzerine basa basa söylediği uzun yol kavramınının anlaşılabilmesi için başka bir sayfada rastladığım bir hikayeyi sizlerle paylaşmak istedim. Sho Dan Ho sınavında çoğu hareketi doğru yapamamış olmaktan, ister istemez ümit eksikliği oluyor. Bakalım hikayeden kim neler çıkaracak. Acaba yaşadıklarım sadece banamı mahsus? Saygılarımla...


DÜNYANIN EN BÜYÜK OKÇUSU

Bütün bilginlere danıştı. Nerde bir kitap bulduysa okudu.. Ok atmakta usta olduğunu duyduğu kim varsa, yanına gitti. Büyük bir okçunun arkadaşı olduğu söylenen ihtiyar adamı ölmek üzereyken bulup, istediğini anlattı.
Konuştuğu herkes, bu işi öğrenmek istiyorsa, dağların ardında yaşayan o yaşlı adamı, o büyük ustayı bulması gerektiğini söylüyordu.
Adam dünyanın en büyük okçusu olmaya kararlıydı Karısıyla vedalaştı, yol hazırlıklarını yaptı, tarif edilen dağın yolunu tuttu. Günlerce yürüdükten sonra ustanın yaşadığı yere geldi..
Etrafı ağaçlarla çevrili, önünde ufacık bahçesi, yıkılmaya yüz tutmuş bir kulübeydi burası. Bir iki seslendi, cevap veren olmadı. Kulübenin penceresinden içeriye baktı, etrafı inceledi, çiçekleri seyretti, hala giden gelen yoktu. Bir ağacın gölgesinde uzanıp, hayaller içinde beklemeye başladı. Yorgundu, az sonra uyuyakaldı.
Gözlerini açtığında başucunda dikilmiş, kendisini seyreden biri vardı. Eski ama tertemiz giysiler içinde yaşlı bir adam. Bu büyük usta olmalıydı. Hemen toparlandı, saygıda kusur etmemeye çalışarak kendini tanıttı. Niçin geldiğini, okçuluğa olan merakını, okuduğu kitapları, her şeyi bir çırpıda anlattı...
Usta hiçbir şey söylememiş, tek bir soru bile sormamıştı, hatta onu dinlemiyor gibiydi. Elindeki değnekle yere bir şeyler çiziyor, yüzünü ekşitiyor, sürekli uzaklara bakıyordu. Sonra birden kalktı, kulübesine doğru yürümeye başladı. Tam kulübesinin önüne geldiğinde bir an durakladı, başını çevirmeden seslendi :

- Gözlerini kırpmamayı öğren, öyle gel!...

Bunca yolu bunun için mi geldim, diye düşündü adam. Sonra hak verdi ustaya bir bildiği vardır herhalde deyip evine döndü.
Gözlerini kırpmamayı öğrenecekti, ama nasıl! Hayli zaman düşünüp taşındıktan sonra şöyle bir yol izlemeye başladı.. Eşinin dikiş makinasının üstüne başını koydu. İğne inip kalktıkça gözlerini biraz daha yaklaştırarak bakmaya çalıştı. Her gün biraz daha uzun süre gözünü kırpmadan bakmayı başararak, tam dört sene boyunca bütün vakitlerini böyle geçirdi. Sonunda başarmıştı. İğne neredeyse kirpiklerine değiyor, ama gözlerini hiç kırpmıyordu. Adam tekrar büyük Usta’ nın ardında yaşadığı dağın yoluna düştüğünde, şehirdekiler onun iki kirpiğinin arasına ağ yapan küçük örümceği konuşuyorlardı.

Bu kez Usta yı kulübesinde buldu. Olanları anlattı.. Heyecanlıydı, fakat bir takdir sözü duymak için boşuna bekledi. Usta ocağa odun atarken o hayal kurmaya başladı: Birazdan evlat diyecekti, okunu ve yayını al, peşimden gel. Birlikte dışarı çıkacaklar, okçuluğun incelikleri üzerine konuşmaya başlayacaklardı. Usta ona yatacak bir yer gösterecekti sonra. Senelerce sabahtan akşama kadar çalışacaklardı. Ama sonunda şehre döndüğünde herkes, dünyanın en büyük okçusunu alkışlayacaktı. Ağzı kulaklarına varıyordu adamın. Karısı onunla gurur duyacak, bir sürü öğrencileri olacaktı, kitaplar yazacaktı ve daha neler neler...

Usta’ nın sesiyle kendine geldi, düşündüklerini belli etmemeye çalıştı. Büyük usta gelip adamın karşısında durdu, gözlerini gözlerine dikti ve dedi ki:

- Şimdi küçük şeyleri büyük, büyük şeyleri daha büyük görmeyi öğren ,sonra gel....

Dağdan aşağı yürürken düşünceliydi adam. Anlaşılan ok ve yayı eline alması için bir kaç sene daha sabretmesi gerekecekti. Ama bu kez hiç değilse konuşurken yüzüne bakmıştı büyük Usta. Bunu düşününce mutlu oldu. Bu ilerlediğinin işareti olmalıydı. Eve geldiğinde karısı hiddetle üzerine yürüdü adamın. Ne zamana kadar devam edecek, diyordu, vazgeç bu sevdadan artık! Bizim halimiz umurunda mı, şimdi ne yapacaksın, sırada ne var?
Karısı konuşurken, o ne yapacağını bulmuştu. Bir saman çöpü aldı, küçük bir böceği taktı çöpün ucuna. Pencerenin önüne koyup seyretmeye başladı. Aylar boyunca karısıyla kavga etmediği bütün zamanları böceği uzaktan seyrederek geçirdi. Nihayet, tam üç sene sonra, saman çöpünü bir ağaç, böceği bir at kadar görmeye başladı. Üstelik bütün detayları, bütün görünmez çizgileriyle. Bu ders de tamamdı işte...
Büyük usta bu kez kapıda karşıladı adamı, içeriye buyur etti. Dikkatle dinledi.

-Tamam, dedi. Sonra, sen büyük bir okçusun artık!

Adam şaşırmıştı. Beraber bahçeye çıktılar, büyük usta bir ok ve yay getirip öğrencisine verdi. Uzaktaki bir ağacı göstererek, şu budağı görüyormusun?, dedi, oku oraya atmanı istiyorum senden. Adam oku yerleştirdi, yayı gerdi ve attı. Ama ne atış! Tam budağın üstündeydi ok.
Sonra bir daha, bir daha ... Attığı her ok bir öncesini arkasına saplanmış, ağaçtan kendilerine kadar uzanan bir hat oluşmuştu.
Sevindi adam, teşekkür etti, minnettarlığını ifade edecek kelime bulamıyordu. Vedalaşıp yola çıktı. Okçuların en iyisi oydu artık.
Daha yarı yola gelmemişti ki , bir kurt düştü içine ; Büyük usta yaşadıkca ben dünyanın en büyük okçusu olamam ki dedi. Geri dönmeye karar verdi. Büyük ustayı öldürecekti.
Uzaktan, yaşlı ustanın bahçede çiçeklerle uğraştığın gördü. Bu iş kolay olacaktı. Sadağından bir ok çıkardı, yayını gerdi, nişan aldı ve yayı bıraktı. Ama oda ney kendisine doğru gelen oku fark eden Usta bir karşı ok atmış, oklar havada birbirine çarpıp düşmüştü. Okları tükenene kadar bu hal böylece devem etti.S onunda öğrencisinin yanına geldi büyük Usta ve dedi ki:

- Anladım dünyanın en büyük okçusu olmak istiyorsun. Eğer benden de iyi olmak istiyorsan, filan dağın ardına gitmelisin. Orada tepedeki mağarada falan usta var, git ondan ders al.
Mahçup olan adam, utanıyordu. Özür dilecek oldu, ilk defa güldüğünü gördü ustasının:

- Git haydi durma!...

Günlerce yol yürüdü, tarif edilen dağa geldiğinde perişan haldeydi. Nefes nefese tepeye doğru tırmanırken kayalıkların arasında bir mağara fark etti. Söylenen yer burası olmalıydı. Yeni ustayı merak ediyordu ki, seksen doksan yaşlarında, iki büklüm bir adamın titreyerek mağaranın önüne gelip bir taşın üstüne oturduğunu gördü. Oraya doğru yürüdü. Masa gibi bir kütüğün üstüne kollarını dayamış, öylece kendisine bakan bu ihtiyar, bir ok ustası olabilirmiydi?
Mağaraya iyice yaklaştı, ihtiyara bir kaç adım mesafede durdu. Başını kaldırıp üstlerinde uçan kuşlara baktı. Sadağından bir ok çıkardı, yayını gerdi ve okunu bıraktı. Okun vınlamasıyla kuşlardan birinin yere düşmesi bir oldu. Güldü ihtiyar, titreyen elleriyle kütüğün üzerinden bir yay alır gibi yaptı, oku yerleştirir gibi, gerer gibi yaptı, kuşlardan birine nişan aldı. Adam bir ihtiyara, bir kuşlara bakıyordu. Elinde hiçbir şey yoktu ki ihtiyarın.... Birden oku bırakır gibi yaptı, fakat oda ne! Kuşlardan biri düşüvermişti !.. Büyük bir şaşkınlıkla olanları seyrederken, ihtiyar usta ayağa kalktı, yanına geldi, gözlerini gözlerinin içine dikti ve;

- Evlat, dedi, sen hala ok ve yaylamı okçuluk yapıyorsun?!!

Adam ihtiyar ustanın yanında tam yedi sene kaldı. Şehre geldiğinde bambaşka biriydi artık. İnsanların dertleriyle ilgileniyor, öfkelenmiyor, az konuşuyor, herkesin yardımına koşuyor, sürekli tebessüm ediyordu..
Bir gün bir arkadaşıyla otururken, masanın üzerinde duran bir şey dikkatini çekti adamın. Bu nedir diye sordu... Şaşırmıştı arkadaşı.

- Usta , dedi, dalgamı geçiyorsun benimle ?

- Hayır hayır! Nedir o?

- İyice şaşırdı arkadaşı, ne diyeceğini bilemiyordu. Soru üçüncü kez tekrarlanınca, çaresiz cevap vermek zorunda kaldı:

- Ok ve yay usta, ok ve yay.............


Kayıtlı
Çiğdem Y.
Forum Kohai'si
*

Puan: 2
Mesaj Sayısı: 34



« Yanıtla #1 : Kasım 10, 2008, 10:38:39 ÖS »

Tenno, on yıllık çıraklıktan sonra Zen hocası rütbesini elde eder. Yağmurlu bir gün, ünlü Zen ustası Nan-İn'i ziyarete gider. İçeri girdiğinde usta onu bir soruyla selâmlar: "Tahta takunyalarını ve şemsiyeni kapı önünde mi bıraktın?" "Evet," diye yanıtlar Tenno. Zen ustası devam eder: "Şemsiyeni ayakkabılarının sağında mı solunda mı bıraktın?" Tenno soruyu yanıtlayamaz; henüz "Tam farkındalık" olayına erişemediğini anlar ve Nan-İn'in yanında çırak olup on yıl daha çalışır!...
Kayıtlı

gözlüye, gizli yoktur!
ali uke
Torii Dojo Üyesi
Forum Kohai'si
*

Puan: 0
Mesaj Sayısı: 27


E-Posta
« Yanıtla #2 : Kasım 20, 2008, 05:21:46 ÖS »

güzel bir hikaye açıkçası etkileyici teşekkürler bu hikaye için  Kahkaha
Kayıtlı
Çiğdem Y.
Forum Kohai'si
*

Puan: 2
Mesaj Sayısı: 34



« Yanıtla #3 : Kasım 23, 2008, 04:28:40 ÖS »

rica ederim
Kayıtlı

gözlüye, gizli yoktur!
SENOL
Torii Dojo Üyesi
Forum Kohai'si
*

Puan: 2
Mesaj Sayısı: 22



E-Posta
« Yanıtla #4 : Nisan 01, 2009, 02:03:13 ÖS »

  Bu hikaye cok hosmus. Yol cok uzun. Ancak bunlarda bazen bizim şeyh derviş hikayelerine benziyor. Hani bir laf vardır ya şeyh ucmaz mürit ucurur diye. bazen bu tür hikayeleri okuyunca bu söz aklıma geliyor.
Kayıtlı
Çiğdem Y.
Forum Kohai'si
*

Puan: 2
Mesaj Sayısı: 34



« Yanıtla #5 : Nisan 03, 2009, 09:41:43 ÖÖ »

"şeyh ucmaz mürit ucurur" denince.....

Birisi Bektaşi’yi denemek ister.
-Baba Erenler, sizler için kerametli diyorlar. İsterse Ağacı bile ayağının yanına getirir diyorlar. Bize de gösterinde bizde görelim, der.

Baba Erenler, kendisi ile alay edilmek istendiğini ve Sofuya bir ders vermek gerektiği düşünür..
ağacı çağırır:

-Ağaç gel der, fakat ağaçta hareket yok.

-Ağaç gel der, fakat yine gelmez.

-Ağaç gel der, üçüncü çağırışında da ağaçta hareket yoktur.
Bunun üzerine, Bektaşi ağacın yanına gider ve derki:

-Dervişte gurur-kibir olmaz..Eğer ağaç bize gelmezse biz ağaca gideriz.
Kayıtlı

gözlüye, gizli yoktur!
SENOL
Torii Dojo Üyesi
Forum Kohai'si
*

Puan: 2
Mesaj Sayısı: 22



E-Posta
« Yanıtla #6 : Ocak 07, 2010, 11:44:32 ÖÖ »

Bu yazı hpşuma gitti. Arkadaşlarla paylaşmak istedim.

Kılıcın Sırrı

Bir zamanlar şampiyon bir dövüş horozuna sahip olmak isteyen bir kral vardı. Adamlarından birine horozu eğitmesini söyledi. Bunun üzerine eğitici horoza bütün dövüş tekniklerini öğretmeye başladı ve on gün sonra kral sordu: "Bu horozu dövüşe sokabilir miyim?" Kesinlikle hayır dedi eğitici. Yeterince güçlü ama sürekli dövüşmek istiyor güç tek başına yeterli değil. Bunun üzerine kral on gün daha bekleyip daha sonra tekrar sorusunu yineliyor. Ama eğitici yine hayır yanıtını verdi. Hala çok vahşi sürekli dövüşmek istiyor. Sonunda on gün daha bekledikten sonra kral tekrar soruyor artık dövüşebilir mi diye. Evet artık öfkeye kapılmıyor duruşu sağlam ve gücü yerinde ona dışarıdan baksanız gücünü ve enerjisini göremezsiniz bile gayet sakin ve hazır. Dövüş horozu sakin bir horoz haline gelmişti. teknik eğitimin çok ötesine geçmiş muazzam bir enerjisi vardı. Ama hepsini içinde saklıyordu Bu şekilde diğer güç kendi içinde toplanmış oluyor diğerleri onun sakin özgüveni ve gösterilmeyen gücü karşısında boyun eğmekten başka bir şey yapmıyorlardı. Gerçek budonun yolu kavgadan geçmez. Onun yolu yaşamın ve ölümün yenilginin ve zaferin çok ötesinde bir yerlerdedir. Kılıcın asıl sırrı onu kınından hiç çekmemektir.

Eli Boş Dönmek

bir dovus sanatlari ogrencisi hocasina gitmis ve sormus:
"dovus sanatlarinda ki yeteneklerimi arttirmak, sizin ogrettikleriniz yaninda, bana ders verecek baska bir hocadan da yardim almak istiyorum. bu konuda sizin dusunceniz nedir ustad?"
"iki tane tavsanin arkasindan kosan avci," demis ustad, "eve eli bos doner.”
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006-2009, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!